8 Mayıs 2020 Cuma

8 Mayıs; Bir Öykü

Sevgili okur, dün atölyede yazdığım ilk öykümü sizlerle paylaşacağımı söylemiştim. Kendisine henüz bir isim koyamadım ama sizlerin beğenisine sunmaktan da geri duramadım. Her türlü yorum ve eleştirilerinize açığım.

Alıntıdır.

“İki ters, bir düz. İki ters, bir düz.” Gönül Hanım’ın mırıltıları, duvar saatinin tik-takları ve örgü şişlerinin tıkırtıları birbirine karışırken; dışarıda da nefis bir ikindi güneşi sokağı boydan boya ışıkla yıkıyordu.

Komşusundan yeni öğrenmişti bu modeli. Görür görmez “Ne de güzel bebek yeleği örülür bununla, çıtır çıtır bir model, şuna baksana!” diyerek hayranlığını göstermekten geri durmamıştı ama sonrasında bu taşkınca sayılabilecek duygu gösterisi yüzünden kendisine kızmıştı. Yüksek sesle söylendi; “Sanki yelek örecek torunun var da!”

Sarı yün yumağıyla şişlerini bir hışım örgü torbasına tepiştirip, kendine duyduğu o hiddetle ayağa fırladı. “Öldün gittin hala yasını tutuyorum senin, hala bırakmadın yakamı!”

Sonra, yaptığının anlamsızlığına kendisi de şaşırdı. Başını iki yana sallayarak “Kim bilirdi böyle olacağını, benimki de laf işte” diyerek terliklerini sürüye sürüye ilerledi, geniş salon camı önündeki yeşil berjerine oturup örgü torbasını yeniden kucağına aldı. Hınçla örgüsüne kaldığı yerden devam ederken, yaşlılara has o tiz sesle “Açtırdın gene bana defter-i kebiri!” dedi. Defter-i kebir de açıldıysa, öyle kolay kolay kapanmazdı.

“Matah bir şeymiş gibi ille de en olmaz şeyleri tutturur, kimsede olmayana heves ederdin. Senin bu heveslerin yedi bizim başımızı. Herkes futbol oynardı, pinpon oynardı; sen “Ben kayağa gideceğim!” diye tutturdun. Düşünmedin ki hiç kendinden başkasını.. sen Domaniç’te bir öğretmensin, nerelerde kimlerle görüşüp anlaştın da Uludağ’a kayağa gideceğim diye karşıma geldin?”

Şiş tıkırtıları hızlandı. İncecik sarı yünü parmağına hırsla doladı. “Model de çok güzelmiş ama yahu!” diye içinden geçirip beğeniyle gülümsedi, “Figen’in toruna kısmet olur artık.” Deminki öfke yeniden kabardı, öfkenin acı suyunun midesinden yukarı çıktığını hissetti. Tıslayan bir sesle devam etti;

“Sekiz aylık karnım burnumda gebeyim; o halimle her gün okula gidip bir de azman gibi liselilere ders anlatacağım diye kendimi paralıyorum. ‘Altı üstü bir haftacık benim canım Gönül’üm. Sonra zaten sen istesen de ben gitmeyeceğim.’ Dedin. Ne oldu?! Ölün geldi Uludağ’dan! Apar topar gömdüler seni…”

Buruşuk yanaklarından aşağı bir damla yaş süzüldü. Eliyle şişi tutarken, tersiyle yanağını sildi. Sokağın başından, sütçünün kamyonetinin nağmeli kornası duyuldu. “Bu hafta yoğurdum var,” diye içinden geçirip örgüsüne devam etti.

“Heyhat, cenazeden iki gün sonra kendime geldim.  Geldim ama karnımda kıpırtı yoktu. Anladım o an anlayacağımı.. Hastaneye gittik, serumu taktılar. Suni sancıyı aldıkça ağladım, bağırdım.. Herşeye sövdüm! Kara yazgıma, ölen kocama, bebeğime… Doğumdan sonra ‘Görmek ister misin?’ dediklerinde hayır dedim. Babasının yanına gömdüler. Çok sonra Figen söyledi; meğerse kızmış, dört buçuk kilo….”

Bir hıçkırıkla tıkandı boğazı. Yine de şişlerin tıkırtısı kesilmedi.

“Evet evet, Figen’in ikinciye bu yelek pek yakışacak.”

 


4 yorum:

Derman

Gözlerimde bir damla, düştü düşecek.. Çok uzak bir yoldan eve dönmüş gibiyim; ve siz kollarınızı açıp karşıladınız beni.. Ne iyi geldiniz ba...