| Alıntıdır. |
“İki ters, bir düz. İki ters, bir
düz.” Gönül Hanım’ın mırıltıları, duvar saatinin tik-takları ve örgü şişlerinin
tıkırtıları birbirine karışırken; dışarıda da nefis bir ikindi güneşi sokağı
boydan boya ışıkla yıkıyordu.
Komşusundan yeni öğrenmişti bu
modeli. Görür görmez “Ne de güzel bebek yeleği örülür bununla, çıtır çıtır bir
model, şuna baksana!” diyerek hayranlığını göstermekten geri durmamıştı ama
sonrasında bu taşkınca sayılabilecek duygu gösterisi yüzünden kendisine
kızmıştı. Yüksek sesle söylendi; “Sanki yelek örecek torunun var da!”
Sarı yün yumağıyla şişlerini bir
hışım örgü torbasına tepiştirip, kendine duyduğu o hiddetle ayağa fırladı. “Öldün
gittin hala yasını tutuyorum senin, hala bırakmadın yakamı!”
Sonra, yaptığının anlamsızlığına
kendisi de şaşırdı. Başını iki yana sallayarak “Kim bilirdi böyle olacağını,
benimki de laf işte” diyerek terliklerini sürüye sürüye ilerledi, geniş salon
camı önündeki yeşil berjerine oturup örgü torbasını yeniden kucağına aldı. Hınçla
örgüsüne kaldığı yerden devam ederken, yaşlılara has o tiz sesle “Açtırdın gene
bana defter-i kebiri!” dedi. Defter-i kebir de açıldıysa, öyle kolay kolay
kapanmazdı.
“Matah bir şeymiş gibi ille de en
olmaz şeyleri tutturur, kimsede olmayana heves ederdin. Senin bu heveslerin
yedi bizim başımızı. Herkes futbol oynardı, pinpon oynardı; sen “Ben kayağa
gideceğim!” diye tutturdun. Düşünmedin ki hiç kendinden başkasını.. sen Domaniç’te
bir öğretmensin, nerelerde kimlerle görüşüp anlaştın da Uludağ’a kayağa gideceğim
diye karşıma geldin?”
Şiş tıkırtıları hızlandı. İncecik
sarı yünü parmağına hırsla doladı. “Model de çok güzelmiş ama yahu!” diye
içinden geçirip beğeniyle gülümsedi, “Figen’in toruna kısmet olur artık.” Deminki
öfke yeniden kabardı, öfkenin acı suyunun midesinden yukarı çıktığını hissetti.
Tıslayan bir sesle devam etti;
“Sekiz aylık karnım burnumda
gebeyim; o halimle her gün okula gidip bir de azman gibi liselilere ders
anlatacağım diye kendimi paralıyorum. ‘Altı üstü bir haftacık benim canım Gönül’üm.
Sonra zaten sen istesen de ben gitmeyeceğim.’ Dedin. Ne oldu?! Ölün geldi
Uludağ’dan! Apar topar gömdüler seni…”
Buruşuk yanaklarından aşağı bir
damla yaş süzüldü. Eliyle şişi tutarken, tersiyle yanağını sildi. Sokağın başından,
sütçünün kamyonetinin nağmeli kornası duyuldu. “Bu hafta yoğurdum var,” diye
içinden geçirip örgüsüne devam etti.
“Heyhat, cenazeden iki gün sonra
kendime geldim. Geldim ama karnımda
kıpırtı yoktu. Anladım o an anlayacağımı.. Hastaneye gittik, serumu taktılar. Suni
sancıyı aldıkça ağladım, bağırdım.. Herşeye sövdüm! Kara yazgıma, ölen kocama,
bebeğime… Doğumdan sonra ‘Görmek ister misin?’ dediklerinde hayır dedim. Babasının
yanına gömdüler. Çok sonra Figen söyledi; meğerse kızmış, dört buçuk kilo….”
Bir hıçkırıkla tıkandı boğazı. Yine
de şişlerin tıkırtısı kesilmedi.
“Evet evet, Figen’in ikinciye bu
yelek pek yakışacak.”
Yazmaya devam edin güzeldi
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim :)
SilÇok sevdim.
YanıtlaSilOkuyup yorumladığın için çok teşekkür ederim :)
Sil